Get a scroller sign at mypimpprofile.com!

HAYIRLI BAYRAMLAR





Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

(Cimrilerin en kötüsü kurban kesmiyendir.) [Se' âdet-i Ebediyye]
(Kurban bayramında yapılan amellerden Allahü teâlâ katında kurban kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden Allahü teâlâ, onu muhâfaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin!) [Tirmizî]
(Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan duâ, reddolmaz. Fıtr ve Kurban bayramının birinci gecesi,  Berât ve Arefe gecesi.) [İsfehânî]


Müslüman Alemi Ve Ailenizin Mubarek Kurban Bayramı Kutlu Olsun ALLAH Duaları,nızı Ve Kurbanları,nızı Kabul Etsin...

Eylül düştü gönlüme

          Eylül düştü gönlüme
 

"Bekletme ne olur, gelmek zamanı gel. Gitme gel! Eylülde gel..."

 

Ne güzel bir şarkıydı: "Eylülde gel". Hâlâ ilk günkü gibi hüzünle dinlerim ve kaybolur yiterim, içimin sararmış okul yollarında. O yollar ki, her Eylülün anlamı ve sonbaharın ilk merhabasıydı.

"Beklerim seni okul yolunda / Eylülde gel" derken şâirin, bizi içli bir mısra ile anılarımıza gömüp, sonbaharın hüznüyle mest etmek miydi kastı, bilinmez...

Aylardan Eylül...

Leylekler de terk ediyor artık, bir bir bu şehri. Nedendir bilmem, vefasızlıkla suçladım hepsini. Ve kapadım tüm pencereleri, içimden bir şeyler koparken peşlerinden. Kim bilir neler yüklüdür hatıra heybelerinde şimdi. Ne garip!.. Seyyah olan ruhuma, bir göçmen kuş hüznünü düşürdü ayrılığın. Buralardan çekip giderken, ayrılık yeniden döküldü dilime.

İçimde kırık bir veda, leyleklerden bana arta kalan yükleriyle aldım Eylülü içeri. Sırtımda gençliğimden kalma ağır imtihan yükleri... O yorgun, ben yorgun; bakıştık saatlerce. Sahi; ağaran saçlarımın, yüzümde biraz daha derinleştirdiği çizgiler, "Gençlik, çocukluğu erken kovmuş mu?" diyor.  

Biliyordum zira sonbahar; ‘dipten ve derinden' gelir. Olgun, ağırbaşlı... Değişmiş, yenilenmiş bulur bizi; hüznü bundandır belki

Eylül geldi... Mevsim hazan...

Semadan birkaç damla yağmur değdi gözlerime. Ve anlaşılan, şehir de hüzünlenmiş bu duruma. Yapraklar yavaş ve sessizce düşüyor dalından. Ağaçlar mahzun, ellerinden kayıp giderken yapraklar, bir başka duruyorlar yalnızlıktan.

Eylül geldi... Mevsim hüzün...

Göklerden yağan, toprağın gözyaşıydı. İçimde gençliğin tarifsiz yangını, dallarım sarkmış ve sarıya durmuş her yanım. Dökülmüşüm tane tane, içimin yollarına. Mevsim hazan, başımda gençlik rüzgârı eserken, mevsim değişmiyor şimdilerde bende. Yüreğim lebalep sarı, hışır hışır sesler geliyor, ben geçtiğim zaman. Tozu dumana katan bir rüzgâr esiyor buralarda. Dağıtıyor kumdan şatolarımı, acımadan.

Eylül geldi... Mevsim hazan...

Şair ne güzel söylemiş: Eylüle girdim eylüle girdim/ her ömrün bir eylülü vardır /onca yaşadım/ şimdi bildim (Murathan Mungan)."  Ey ömrümün eylülü, hoş geldin.  Nasıl geçti yıllar, bilmem.  Ey benim on beş yaşım, ey benim yirmi yaşım! Artık sormuyorum, "Nerdesin?"... İbretle bakmaktır bana düşen bugün, ihtiyarlığın akşam güneşinde ardınızdan...

Küçük bir çocuk görürüm koşuşturan, kahkahalarıyla geçip gider önümden.  Konfeti sanır dökülen yaprakları. Toplayıp sonra, saçlarından aşağı döker tüm sarıları. O güldükçe, damlalarım ıslatır yanaklarımı.

Ömrümün keşkesi bekler sokak başında: "Ah hep çocuk kalsam, hiç büyümesem...."  

Oysa ne çabuk büyümüşüm! Düşüp dizlerimi kanattığım günler, gerilerde kaldı. Şimdi, yüreğim düşüp düşüp kabuk bağlıyor. Kardan adam yaptığım günleri, penceremden başkalarınkine bakarak anıyorum. Merdivenlerden inmeyi henüz öğrendim, kayarken demirlerinden.

Saklambaç oynarken, ‘elma' dediklerinde hep çıkmıştım saklandığım yerlerden. Şimdilerde ne derlerse desinler; hiç çıkmıyorum.  Saklandığım yerde büyümüşüm ben.

Çocukluğumu öylece bırakıp yürüdüm, gençlik kollarımdan çekiştirirken... Sonrası, Sessiz bir fısıltı: Kimseyi, ama hiç kimseyi hayat boyu yanında tutamazsın.

Düşmeye hazır bir damla, gözümde donup kalır.

Eylül geldi... Mevsim hüzün...

Yaz desem değil, ama güneş var hâlâ... Yakmasa da ısıtıyor. Kış desem değil, rüzgâr esiyor; ama üşütmüyor. Bütün mevsimlerin toplamı bu: Beşinci mevsim.

Her şey adım adım yol alır. Yapraklar birden sararmaz, güller bir anda dökülmez. Öyle sessiz olur ki her şey, şaşar kalırsınız. Her ne kadar rengiyle anılsa da eylül, sarı öyle hemen göstermez kendini. Sanki bir anda gelir; ancak zamanlıdır gelişi. Tıpkı çocukluğumuzla yer değişen gençliğimiz gibidir eylül.

Ne zaman ki okul yollarının bitişini haber verir; o zaman insan anlar, gençlik zamanı değildir. Yıllar hangi arada geçti, hangi gecede ağarmıştı saçlarım? Yüzümdeki çizgiler daha derin şimdi...

Mevsim karışık...

Ne yaz diyorum, ne kış. İkisinin ortasında kalmışım. Sanki Âraf'tayım.

Tıpkı ömrüm gibi. Ne yaşlılık bu hâlin adı, ne taptaze bir gençlik... Ve gençlikten arta kalan bir ömrün hazânındayım. Ömrüm kurumuş bir dal mı artık? Uç vermez mi artık, zamansız esen boranın avuçlarında? Ah deli gönül! Ne kadar uğraşırsan uğraş, bu mevsim hep içimde bir gençlik yorgunu...

Eylül geldi...

Hüzün davetsiz misafir, keyfince gelip yerleşti  kalbimin ortasına. Birkaç damla yanaklarımda, gökler ağlamaklı, teselli edilen toprakta yas var. Tüm şehirde yaprak ölüleri... Ey rüzgâr! Yanı başımda dururken pervasız yazlarım... Daha ılık serinliğin yüzümdeyken, şimdi ayrılık çığlığıyla ansızın beni ürpertmek neden? 

Eylül geldi; eylül gibi geldi: Kırılgan, dokunaklı...
Bir kampana sesinin çığlığında ayrılık vagonları diziyor sonbahar. Bir ‘sessiz gemi' gerçekliği, çepeçevre sarar zihnimin en dip ve derinden uğuldayan sis yelkenlerini. Sarsılıyorum... Gamlı bir eylül vagonunda  pazara çıkardığım can!..  Nabzın atıyor, diyarını terk eden kuşların ardından. Sahi, pazarın pazar mı ola?

Mevsim hüzün...

Bir ağacın gölgesine düşer sessizce bir yaprak. Yiter ağacın kollarından, renginde buruk bir veda... Ve ben, hiçbir mevsim eylül kadar üşümem! Bilirim, vedalar üşütür insanı; soğuktur.

Ey ömrümün, vaveylasıyla titrediği gençlik yanım!

Bu kaçgöçler dünyasında eylül sana, sen eylül firakına gebesin, unutma!...

http://www.gencyaklasim.com/

 

Kaybettiğiniz yerde arayın kendinizi

Kaybettiğiniz yerde arayın kendinizi  
  

"Ah bu ben, kendimi nerelere koşsam!
Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam!
Ah bu ben, kendimi nerelerde bulsam!"

(Mazhar Alanson)


Dağılıp gidiyoruz bir oraya bir buraya. Bir parçamız geçmişin tozlu yollarında kalıyor, bir parçamızı emanet veriyoruz bir yüreğe.

Her parçamız bir köşe başında kaybolmuş sanki, yitirmişiz kendimizi. Yaşam üstümüze geldikçe, kaçacak yer arıyoruz; ama nafile... Kayıp bir şehrin kayıp yolcusuyuz. Yol bilmez, iz bilmez, darmadağınığız. Elimizde ne bir telefon, ne bir adres var. Kim olduğumuzu bile unutmuşuz. Etrafımıza bakıyoruz, herkes bizim gibi perişan. "Hancı sarhoş, yolcu sarhoş" deyip ilerliyoruz.

Birileri "kendini bulduğun yeri haber ver" diyor: Nerede kaybettiğimi bilmiyorum ki, nerede bulunacağımı bileyim. İnsan nelerde ve nerelerde yitip gitmiyor ki... Bazen bir bakış, bir ses, bir nefes, bir kelimede takılıp kalıyor. Kim bilir, hangi mevsimin hangi rüzgârıyla savurmuş bizi rüzgâr, hiç bilmediğimiz bir kasabanın kıyısına. Şâir diyor: "Âşık dediğin Mecnun misali kör, ne bilsin âlemde ne mevsimidir". Ay şaşkın, gün şaşkın, mevsim hepten şaşmış bugünlerde. Bir kimsesizliğin ardına gizlenmiş, benim dediğimiz tüm yaşanmışlıklar.


"Bulmak istediklerinizi, kaybettiğiniz yerlerde arayın" der bir sufi... Bu sebeple, haberdar olmalıyız kendimizden. Duygularımız alıp başını gitmemeli, her bir şeyin ardından. Hislerimiz, hayallerimiz, düşüncelerimiz ve benim dediğimiz her şey olduğu yerde kalmalı ya da bıraktığımız yerden haberdar olmalıyız. Zira her şey bütünün bir parçası. Biri kaybolsa, eksik kalır diğerleri. Mesela kalp; bütün duyguların kumandanı iken, onu başıboş bırakmak ne kadar acı! Hayal yorgun, sevinç ezik, his yaralı. Aklı şehit düşmüş darmadağınık bir ordu. Öyleyse aradığımızda bulmak, arandığımızda bulunmak olmalı sancımız.


Yaşam kayıp olacak o kadar çok hüzün çıkarıyor ki karşımıza; takılıp kalmamak, yitip unutulmamak ne zor bir uğraş! Bu sebeple insanın hüzünlerini dağıtacak, onların içinde yol bulacak, adresleri olmalı. Öylesine tutunmalı ki kendine: Hayatın sinesine başını yaslayıp saçlarından tutup okşamalı tüm güzellikleri. Bir kitabın sayfalarında, bir yürüyüşün adımlarında, denizin dalgalarında, yeşilin tonunda, bir kuzunun melemesinde, bir çiçeğin renginde bulmalı aradığı mutluluğu... Çünkü yaşam, bazen bir çocuğun ilk adımlarında gizlenir. Paytak paytak gezmesinde sevinç, düşüp kalkmasındadır cesaret. Bir martının şarkı söyleyen çığlığında coşku, bir karıncanın her zorluğa rağmen ilerleyen hayatındadır belki de umut... Ama en güzeli, insanın kendini yine kendisiyle bulması. Kayboldum dediği yerde sobelemedir, kendisiyle beraber her şeyini...


Nerede yakalarsanız kendinizi, orada tutun ki bir daha gitmesin. Hayattan başka bir el, başka bir göz, başka bir söz beklenmemeli. Yine odur, düştüğümüzde tutacak olan... Her düşeni tuttuğu gibi... Ve kalkınca, elbiselerimizi silkeleyecek elleri de vermiş zaten. Aradığımız sokakların adresi yüreğimizde yazılı. Bir okuyabilsek orada nelerin yazdığını...


İnsan kendinden bile sıkılır bazen... Yaşadığı şehirden, dostlarından, benim dediği her sabahtan. Ancak hayatının karmaşasından, dağınıklığından sığınacağı bir bahar köşesi olmalı mutlaka. Kendine ayırdığı özel bir zamanı. Yalnız kaldığı bir ânı. Nefeslendiği bir sığınağı... Bir şey olmalı yani. Sadece kendine ait. Herkesin bildiğini sandığı, oysa hiç kimsenin bilmediği... O kadar basit ve sıradan; ama kendine özel olacak kadar bizden olmalı.


Bilmediği bir kasabada kendi şehrinden yollayıp isimler taktığı göçmen kuşları olmalı. Beyaz papatyaların içinde küçük bir evi olmalı. Çimenler halı, sular çayı olmalı. Pencereden baktığı tüm ağaçlar sırdaşı, çocuklar sineması olmalı. Dağdaki beyaz menekşelere özenmeli, özgürlüğü onların mağrur yapraklarında görmeli. Limon ağaçlarının ellerinde sallanmalı neşesi. Yer değiştiren bulutlarla selam söylemeli özlediği şehirlere. Velhasıl, yaratılmış her şeyin bir simgesi olmalı.


Ve ağlayınca, gözyaşları yosun kokmalı, denizi özler gibi...


Genç Yaklaşım Dergisi

Salat-ı Tefriciyye'nin sağlayacağı dünyevî fayda kesin mi?

Salat-ı Tefriciyye'nin sağlayacağı dünyevî fayda kesin mi?
Soru: Özellikle hanımlar arasında bazı dünyevi menfaatler için Salat-ı Tefriciyye okuma adeti görülmektedir. Okunan bu Salat-ı Tefriciyye'nin sahibine sağlayacağı dünyevî fayda kesin midir? Özellikle 4444 gibi yüksek rakamda okumak şart mıdır? Bu miktara ulaşılmazsa beklenen fayda gerçekleşmez mi?

 


 

Her salatü selam duadır. Dualar da ibadet niyetiyle yapılır. Duaların nerede, ne zaman kabul edileceğini biz bilemeyiz. Ama dua terkedilmez.

 

Bilindiği üzere Peygamberimiz'e (sas) salatü selam getirmek bizim ömür boyu mükellef olduğumuz hasbi! görevimizdir. Bu konuda Ahzap Sûresi'ndeki ayette ve birçok hadislerde salatü selam okumamız emredilmektedir. Nitekim namazlarımızda tekrar ettiğimiz Allahümme salli.. Allhümme barik.. duaları da emredilen salavat dualarından bazılarıdır.Bizler bu gibi salavat-ı şerifeleri her fırsatta okur, Peygamberimiz'e salatü selam getirmeyi vazgeçilmez görevimiz olarak biliriz. Bunu yaparken de dünyevî bir karşılık beklemeyi aklımıza dahi getirmeyiz..

İşte hiçbir dünyevi maksat beklemeden, sadece Peygamberimiz'in şefaatine nail olma ümit ve niyetiyle okuduğumuz bu salatü selamlara bazıları bu defa , (Salat-ı Tefriciye'de olduğu gibi) peşin dünyevi bir istek de yükleyerek okumaya başlıyorlar. Böyle durumda ise soru şu oluyor:

- Dünyevi bir niyetle okunan salatü selamda beklenen peşin dünyevi sonuç kesin şekilde elde edilebilir mi? Böyle dinî bir hüküm var mıdır?

Bu soruya sıhhatli cevap verebilmek için okunan salavatların birer dua olduğunu, duanın karşılığının ise çoğunlukla ahirette verileceğini hatırlamaya ihtiyaç vardır. Şöyle ki:

- Salat-ı Tefriciye gibi salatü selamlar Peygamberimiz için yaptığımız birer makbul duadırlar. Dualar ise ibadet niyetiyle okunur. İbadetlerin karşılığı da bazen dünyada verilse bile çoğunlukla da ahirete tehir edilir. Bu sebeple, bu okumalarda dünyevi sonuç hemen alınmazsa duam kabul olmadı, redde uğradı, diye ümitsizliğe düşülmez.. Belki karşılığı ebedi hayatta verilmek üzere ahirete tehir edildi, denerek salatü selama devam edilir..

Yani hangi sıkıntıdan kurtulmak niyetiyle okunursa okunsun okuyan karşılığını hemen peşin olarak dünyada alacak, düşündüğü sonuca da mutlaka hemen varacak, diye bir hüküm yoktur.. Kaldı ki, maruz kalınan sıkıntılar, bu gibi duaları okumanın da vakitleri olarak görülür. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri'nin bu konudaki hatırlatmaları aynen şöyledir:

-Dua bir ibadettir! Kul, kendi aczini ve fakrını dua ibadeti ile ilan eder. Zahiri maksatlar ise dua ibadetinin vakitleridir! Hakiki faideleri değil. Çünkü ibadetin faidesi, ahirete bakar! Dünyevi maksatları hasıl olmazsa, o dua kabul olmadı, denilmez, belki daha duanın vakti bitmedi denir, dua yapmaya devam edilir..

Bu sebeple Salat-ı Tefriciyye gibi mübarek ve makbul salavat dualarını, sadece dünyevi ihtiyacımızı karşılama aracı durumuna düşürmemeli, ebedi hayatta karşılığını göreceğimiz bir şefaat vesilesi duamız olarak okumalı, peşin sonuç alınmazsa okuduğumuz salavatlar boşa gitti dememeli, karşılığı ahirette verilecektir diye devam etme şevkimizi korumalıyız...

-4444 kere okunma rakamına gelince: Kolay hatırda kalması için böyle bir rakam söylenmiş olabileceği gibi, bir sır da bulunabilir bu miktar okumalarda. Nitekim tefsir sahibi Kurtubi'nin (4444) defa okunması halinde kabul olacağı yönünde bir ümidi vardır. Ancak bu da bir ümittir. Bu miktarı bulan okumalar mutlaka kabul olur, bulmayan ise redde uğrar demek değildir. Nitekim günde 41 defa, 21 defa okunmalıdır, diyenler de olmuştur. Duadır bu.. Az okuyanın az, çok okuyanın da çok sevap alması hem makul hem de meşru bir sonuç olur. Dünyevi sonuç kesin olmasa da uhrevi sevap ihlası nispetinde kesinleşir diye düşünmek doğru olur.

Böyle düşünmenin faydası şu olur: Bunca ümitle okunduğu halde dünyevi sonuç alınamazsa boşa okuduk diye bir kırılmaya sebep olmaz, karşılığı ahirette ebedi şekilde verilecek diye ümit bağlantısı devam eder, kopma olmaz. Mühim olan da kopmanın olmaması, ümitsizliğe düşülmemesidir. Okuma azim ve aşkının devam etmesi, bu sevaptan mahrum kalınmamasıdır.

                               http://ailem.zaman.com.tr/?bl=117&hn=6034

Dildeki yare: yalan

Dildeki yare: yalan

Yalan, belki sadece bir kelimedir. Fakat zararları sadece söyleyenle sınırlı kalmaz. Duyan herkesi olumsuz biçimde etkiler.

Elbette ki, hiçbirimiz gözümüz gibi sevdiğimiz evlâdımızın yalan söylemesini hoşgörmeyiz. Çocuklarımız, küçük yaşlarda hayalle gerçeği ayıramayarak yalan söyleyebilirler. Dikkat edeceğimiz en önemli husus onları yalancı olarak adlandırmamaktır. Dediğini onaylamamalı, fakat alay da etmemeliyiz. Bunun yerine güzel bir dille konuşmalı, onu düşünmeye sevk etmeliyiz.

Karakterin temelleri ailede atılır. Daha sonra çevre ve eğitim yoluyla çocuğun kişiliği iyice şekillenir. Örnek olacağınız davranışlar, sözlerinizden bin kat daha etkilidir. Aslında doğru söylemek çok zordur. Doğru söyleyen insanın zor durumda kalmaması için hataya da düşmemesi gerekir. Hataya düşse bile bunu itiraf edecek, kendini ifade edecek güçlü bir kişiliğinin olması gerekir. Doğru söylemeye alışmış insanın yalanlarla hayatını sürdürmesi çok zordur, kişiliğine ihanettir ve acı verir. Bu yüzden doğru konuşan insan her yönden doğru olmaya kendini mecbur hisseder. Münafıklık alâmetlerinden birisinin yalan söylemek olması boşuna değildir. Çocuğa bunun bilincini verebilirseniz, istediğiniz gibi yetişmesini sağlayabilirsiniz.

Önce biz yalan söylemezsek çocuklar da bu konuda modeli doğru alarak bizim gibi olurlar. Yalan söylemiyor, fakat en ufak kabahatlerinde onları cezalandırıyor, sevgimizi esirgiyorsak, onlardan mükemmeliyetçilik bekliyorsak, onları başkalarıyla kıyaslıyorsak çocuklarımız yine bu davranışa yeltenebilirler.

İlgisiz kalan çocuklar da bazen yalanı ilgi çekmek için kullanırlar. Onlar özellikle,  ailelerin hassas noktalarını kullanarak yalan söylemeye meyillidirler. Meselâ, aile çocuğa arkadaşını örnek verip övüyorsa, o arkadaşının kendine vurduğu yalanını uydurabilir. Bundaki amaç "Onları değil, beni gör!"  mesajıdır. Aslında mesajın kodları doğru alınabilse, aile yanlışlarının da farkına varabilir.

Aile önem verdiği değerleri çocuğa baskı şeklinde hissettirdiği zaman çocuk bunu kullanır ve yalan söyler. Manevî değerler için çocuğun çok üstüne düşülürse öğretmeninin bu konuda ters bir söz söylediğini ifade ederek, kendisine yaramazlık yaptığı için ceza veren öğretmeninden intikam alabilir.

Yalan; menfaat, ödül, para için de söylenebilir. Çocuklara alın teri harcanarak kazanmanın değerini öğretiyor ve halinizden şikâyet etmiyorsanız, bunlara itibar etmeyecektir.

Evde televizyon seyrederken pasif durumda olmamalı, olaylar hakkında yorum yapmalıyız. Yalan üzerine kurulu dizileri mümkünse seyrettirmemeli, seyrettiriyorsak yanlışları çocuğa açıklamalıyız. Çocuk yalanın uzun vadede işe yaramayacağını bilmelidir. Küçükken annemin bize anlattığı yalancı çobanın hikâyesi ve kırk altınının yerini sırf annesi "Yalan söyleme!" dedi diye eşkıyalara açıklayan çocuk öyküsünü hâlâ hatırlarım. Böyle hikâyeciklerle, şarkılarla çocuklarımızın küçücük beyinlerine, iyiyi ve doğruyu yerleştirebiliriz. Ayrıca çocuk doğruyu söylerse cezalandırılmayacağını bilmelidir. Annemin söylediği "Doğruyu söylersen sana kızmayacağım!" lafı halâ kulaklarımda. Tabii bunun lafta kalmadığını da söylememe gerek yok sanırım.

Çocuğunu anlayan, dinleyen, sevdiği ve sevmediği her şeyin farkında olan ailelerin çocukları, doğru söylemeye eğilimlidir. Çocuklarınızla, sizin ailenizle asla konuşamadığınız konuları paylaşabilirsiniz. Unutmayın ki, yeni nesil eski nesilden iletişim adına önde olmak zorundadır. İletişimi güçlü olan ailelerin çocukları yalana başvurmadan rahatça içindekileri söyleyecek, saklama ihtiyacı duymayacaktır.

Çocuğun doğru söylemeyi seçmesinde ailesi kadar öğretmenin de rolü vardır. İyi bir öğretmen çocuklarını eşit görür ve ayırım yapmaz. Öğretmen de tıpkı ailesi gibi ona bu konuda doğru örnek olur. Aileden sonra örnek alınacak ikinci kişi öğretmendir.

Yalanın nedeni bilinirse onunla savaşmak da kolay olur. Sebebe göre önlem alabilirsiniz. Çocuk cezalandırılmamalı, fakat bu durumdan hoşnut olunmadığı belli edilmelidir. Çocuğa yalan söylüyorsun denmemeli, sürekli şüpheyle bakılmamalı, ona güvenildiği hissettirilmelidir. İyi arkadaşlar edinmesine ortamlar hazırlanmalıdır. Arkadaşlarını doğrudan kötülemek iyi sonuç vermez. Çocuğun bunu kendinin anlaması, farkına varması gerekir. Çocuk hakkındaki beklentilerinizi yüksek tutmayın ve onu hiçbir konuda zorlamayın. Zorlama yapan bir ailenin yalandan şikâyet etmeye hakkı olmayacağını bilin. Yalanı itiraf ettirmek marifet değildir. Önemli olan onu önleyebilmektir. Bu yüzden yalana savaş ilân edin. Ufak tefek yalanları görmezlikten gelmeyin. Sizin bunları bile hoş görmediğinizi bilsin. Eğer çocuk sizin yalanınızı bulup, söylüyorsa bunu telâfi yoluna gidin, siz de özür dileyin, örnek olun. Yaptığınızın doğru olmadığını söyleyin ve hatırlattığı için teşekkür edin. Çocuğa asla yapamayacağınız sözler verip güvenilirliğinizi zedelemeyin.

Gerçek yavaştır. Ağızdan ok gibi hızlı çıkıp herkesi kendine inandıran yalanı geçer, aydınlığı dünyayı sarar. Geriye yalanın getirdiği tahribatlar ve ona duyulan öfke kalır. Yüreğinizden huzur, dilinizden doğrular eksik olmasın.

http://www.bizimaile.com/